Yaşanan son dönemde kolon kanseri, beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıklarıyla bağlantılı olarak artış gösteren, dünya genelinde üçüncü en sık teşhis konulan kanser türü ve kansere bağlı ölümlerde önde gelen nedenlerden biridir. Ülkemizde de 45 yaş altında görülen vakaların sayısında artış kaydedilmekte olup, teşhis koyma ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler yaşam kalitesini ve süresini olumlu yönde yükseltmektedir. Memorial Kayseri Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Halit Karaca kolon kanseriyle ilgili önemli noktaları paylaşıyor.
Toplumdaki vakaların yaklaşık %70’i farklı zamanlarda ortaya çıkmakta ve öngörülemeyen bir seyir izlemektedir. Kalıtsal mutasyonlara sahip durumlar vakaların %3-5’ini oluşturur. Yaklaşık her beş vakadan biri güçlü bir aile öyküsüne sahiptir; bu da kalıtsal mutasyonların hastalık riskini artırabildiğini göstermektedir. Kolon kanseri riskini artıran başlıca faktörler şunlardır:
– Yaş: Kalıtsal nedenler dışındaki vakalarda tanı konulan ortalama yaş 65’in üzerindedir.
– Aile öyküsü: Ailede kolon kanseri görülmesi, kişinin kendi hastalığa yakalanma riskini yükseltir. HNPCC, FAP ve Peutz-Jegher polipozisi gibi kalıtsal mutasyonlar bu riski artırır.
– Adenomlar: Kolonoskopide saptanan adenomlar, özellikle villöz veya tübülo-villöz tipler, kanser riski en yüksek olan poliplerdir.
– İltihaplı bağırsak hastalıkları: Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı bağırsakta kanser riskini artırabilir; ülseratif kolitte riski yıllar içinde artarak devam eder.
– Çevre ve yaşam tarzı: Aşırı alkol tüketimi, sigara, obezite, işlenmiş gıdalar, insülin direnci, radyasyona yüksek maruziyet ve bağışıklık sisteminin baskılanması riskleri artırır.
Erken teşhis yaşam süresini uzatırKolon kanserinde erken teşhis, tarama ve görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler, cerrahi başarı ve kemoterapi/ radyoterapi alanındaki ilerlemeler sayesinde yaşam süresini uzatma eğilimindedir. Özellikle doğru planlanan kemoterapiler ve imunoterapiler, kanserli hücrelerin yeni hedeflere ulaşmasını ve vücudun diğer bölgelerine yayılımını kontrol altına alma konusunda etkili olmaktadır.
Amaç kanserli hücreleri yok etmek üzerine kurulu olan kemoterapi, genellikle damar içi uygulama veya ağızdan alınan tabletlerle uygulanır ve cerrahi, radyoterapi, hedefe yönelik tedavi veya immünoterapi gibi diğer tedavilerle kombinasyon halinde kullanılır. Bu tedaviler, hastaların iyileşme şansını artırır, nüks riskini azaltır ve yaşam kalitesini yükseltir. Ameliyat sonrası hastaların çoğunda ek tedaviyle sağ kalım ve nüks aralığındaki farklar belirginleşir.
Ameliyat sonrası tekrarlama riskine karşı kemoterapi Klinik rehberler, ameliyat sonrası kalan kanserli hücreleri yok etmek ve nüks riskini azaltmak amacıyla adjuvan kemoterapinin uygulanmasını önerir. Genellikle ameliyat sonrası 8 hafta içinde başlanır. Kanserin vücudun diğer bölgelerine yayılma riski yüksek ise bile bu tedavi hâlâ uygulanabilir. Şu durumlarda adjuvan kemoterapi düşünülebilir:
– Yakın lenf düğümlerinde kanser hücresinin bulunması
– Kalın bağırsak bölgede perforasyon (yırtık) oluşması
– Kanser hücrelerinin hızlı ve yüksek dereceli olması
– Bağırsakta tıkanıklığa yol açması riskinin bulunması
Kişiye özel tedavi planlarıyla başarı şansı artırılmaktadır. Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı.













Leave a Reply