Toksik Kişilikler ve İlişkiler: Tarhan’ın Değerlendirmesiyle Empati, Sınır ve İrade
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan toksik kişiliklerin ilişkilerde ve toplumsal yaşamda nasıl tehlike oluşturduğunu değerlendiriyor. Yılanın zehri dozunda ilaç olabilir; fakat fazlası ölümcüdür. İnsan karakterindeki bazı özellikler de aynı şekilde fayda sağlarken aşırı kullanıldığında toksik hâle gelebilir.
Zorba ve kurban ilişkisinin ortaya çıkması, toksik dinamiklerin temelini oluşturur. Tarhan, normal görünen bir ilişkinin manipülasyon başlayınca toksikleştiğini belirtirken, bu süreçte iki tür kişilikten bahsediyor: Bazen kasten manipüle edenler, bazen de yanlış olduğunu zannederek bunu yapanlar.
B tipi kişilikler empati eksikliği taşır, özellikle B tipi bozukluklar arasında narsisizm, antisosyal tutumlar ve histrionik ile paranoid özelliklerin toksik ilişkilerin zeminini hazırladığını söylüyor. Bu kişilerin ortak özelliği empati yoksunluğudur; egoları yüksektir, eleştiriye karşı duyarlıdırlar ve karar verici konumlarda büyük tehlike doğurabilirler.
Karanlık üçlü kavramı ise narsisizm, Makyavelist eğilim ve antisosyal yönelimlerin birleşimini ifade eder. Tarhan’a göre bu üçlünün birlikteliği tıpkı kanser hücresinin yayılmasına benzer şekilde zararlı bir etki yaratır: sınırsızlık, sorumsuzluk ve çevreye zarar verme eğilimi. Empati eksikliğiyle hareket eden bu kişilikler sınır koyulmadığında ilişkileri hızla toksikleşir.
Niyet analizi toksik kişilerle baş etmek için kritik bir adımdır. Tarhan, birinin manipülasyonunu kasten mi yoksa inandığı için mi yaptığını anlamanın önemli olduğunu ifade eder; kasti zarar ile taksirli zarar arasındaki ayrım bu noktada belirleyicidir. Bu fark, dikkatli ve stratejik yaklaşımları gerekli kılar.
Hayır diyemeyenler tehlike altında kalıpları, özellikle aile içindeki toksik ilişkilerde ağır psikiyatrik sorunlara yol açabilir. Örneğin üç çocuklu bir kadının kayınvalidesiyle olan etkileşimi, kişinin sınır koyamaması nedeniyle kronik depresyonla sonuçlanabilir. Fedakârlık düzeninin aşırıya kaçması durumunda ruh sağlığı zarar görür; sınırlar hayati bir korunma aracıdır.
Kendine zarar verme özgürlüğünün yokluğu, Tarhan’a göre kültürde yüceltilen fedakârlık kalıplarının ötesinde, kişinin haklarını savunmaması anlamına gelir. İnsan kendi zararına olduğu durumlarda sınırlarını netleştirmezse, toksik ilişkiler hızla büyüyebilir. Bu nedenle sınır koyma becerisi en temel savunma mekanizmasıdır.
Toksik kişiler farklı yöntemlerle köleleştirir: bazen övgüyle, bazen aşağılama ve baskıyla. Ama amaç her durumda karşı tarafı kontrol altında tutmaktır. Antisosyaller şiddete kayabilir; narsistler ise önce yüceltir, sonra bağımlı hâle getirir. Bu süreçte dört temel dinamik ortaya çıkar: övgüyle köleleştirme, küçümsemeyle baskı, şiddetle baskı ve zıt davranışlarla sürtüşme.
İçine atmak en büyük hata olarak görülen sessizlik, kurban taraf için en zararlı yaklaşımdır. Oysa sınır koyulmayan, sakin ancak net bir iletişimle tepkilerin gösterilmesi gerekir. Bağırmak yerine yavaş ve anlayışlı bir şekilde konuşmak, düşünen beyni devreye sokar ve öfkeyi kırar.
Ego savaşları doğanın kanunlarına döner. Ego yarışları güç dengesini bozduğunda ilişkiler ‘orman kanunları’na dönüşür; güçlü olanlar zayıfları ezebilir. Bu noktada duygusal zekâ, mantık ve empati devreye girer; bağırma yerine sakin bir ifade ile iletişim kurmak, karşı tarafın da akıl yürütmesini sağlar.
Fırtınalara dayanabilen ilişkiler uzun ömürlüdür. Evlilikte üç aşamalı bir yol haritası olduğundan söz edilir: romantizm, ego savaşları ve bağlılık. İkinci dönemde sorunlar çözüldüğünde bağlılık doğar ve uzun ömürlü bir birliktelik mümkün olur.
Narsistlerin sert yüzüyla karşılaşmak bazen değişim için tetikleyici olabilir. Eleştiri onların tehdit olarak algıladığı bir durumdur; ancak yaşamın zorlu yüzü onlarda bir yara açtığında işleyişleri değişebilir. Bazen kendi zararları fark edildiğinde özeleştiri geliştirirler.
İki toksik birleşimin ortaya çıktığı anlar da görülebilir. Bazen narsistik bir kişi, borderline özellikteki bir kişiyle birleşerek toksik bir dinamik yaratır; ya da iki taraf da karşılıklı olarak zarar verir. Bu tür durumlar travmatik bağlanmalarla da ilişkilidir ve ilişkinin doğası daha da kırılgan hâle gelebilir.
Çocukluk travmalarının rolü toksik kişiliklerin çoğunda çocukluk dönemine ait izler bulunur. Travmalar, terapötik yaklaşımlarla ele alınırken, gerektiğinde farklı başa çıkma stratejileri uygulanır. Şimdi pozitif psikoterapi ile savunma mekanizmaları güçlendirilip ego dayanıklılığı artırılmaya çalışılır.
Evin küçük hükümdarları: yetiştirilme tarzı toksik kişilikleri şekillendirebilecek bir çarpışmadır. Çocuklar, haklarına saygı duyulmayan bir ortamda büyüdüklerinde, ileride karşı tarafın acısını göremeyen ve çıkar odaklı bir yaklaşım benimseyebilirler. Eleştiriye duyarlılıkları düşüktür; bu da ilişkilerde dengesizliklerin temelini oluşturur.
Güçlü görünenlerin arkasında öz güven sorunları vardır. Bu kişiler kendilerini yeterince değerli görmez ve üstünlük göstermeye çalışırlar. Bazen narsistik yaralanmalar yaşanır ve bu da intihara ya da şiddete yöneltebilir. Toplumsal ilişkilerde ise çıkar odaklılık belirleyici bir rol oynar.
İlişkilerde başarı için gerekli adımlar ise basittir: farkındalık, öz eleştiri ve etkili iletişim yöntemlerini öğrenmek. Çift terapisi, stres yönetimi ve ilişki yönetimi eğitimleri ile sağlıklı bir denge kurmak mümkün olabilir. Aksi halde benzer çatışmalar tekrarlanır; duygusal ve sosyal zekâ geliştirilemezse en yakınlarına bile zarar verebilirler.
Dışarıdan melek görünüp evde zorba olanlar farklı alt türlere ayrılır: pasif-agresif narsistler, aşırı kontrollü mükemmeliyetçi narsistler ve çıkarlarına dokunulmadığı sürece maskesini koruyan narsistler. Kriz anlarında maskeler düştüğünde gerçek yüz ortaya çıkar.
Kişiyi anlamak için kriz anlarına bakmak. Gerçek kişilik, stres, kayıp veya uzun yolculuk gibi zor zamanlarda belirginleşir; bu anlarda maskeler düşer ve davranışlar daha güvenilir bir gösterge haline gelir.
Bağlanma sorunları olanlar kurban olur. Bağlanma problemleri olan bireyler özgüven eksikliği ve yalnızlığa karşı toleranssızlık nedeniyle toksik ilişkilerde savunmasız kalabilirler. Çocuklukta sağlıklı bağlanma kuramayanlar ileride yanlış kişilerle bağ kurabilirler; ilişki onları acıtır ama yine de başka birisini bağlamak için kendini saklarlar.
Genetik kader değildir. Tarhan, kişilik bozukluklarının genetik yatkınlıkla yüzde 30-40 oranında ilişkili olabileceğini, geri kalan yüzde 60-70’in ise epigenetik mekanizmalarla şekillendiğini vurgular. Aileden öğrenilen zararlı kalıplar değiştirilebilir; yaşanan olaylar da bu değişim için birer fırsattır. Epigenetik yaklaşımla kişinin kaderini değiştirmek mümkündür.